“O”

/ 12.10.14
Düşünüyorum… Bazı şeyleri haddinden fazla düşünüyorum. Hayatıma kısa süreli girip çıkanları, canımı yakanları, canımı yakmayanları hatta gecemi haddinden fazla karartanları bile düşünüyorum. Yazıyorum… Sayfalarca yazıyorum. Ağzıma alamadıklarımı kâğıtlara döküyorum. Yalnızlığımı, yılmışlığımı kâğıt ve kaleme paylaştırıyorum çünkü artık katlanabilecek gücümün kalmadığını hissedemiyorum. Evet evet yanlış okumadınız: Hissedemiyorum…

Önceden bütün sıkıntılara katlanır, göğsümü siper eder, kurtulunca da “Ohh be” derdim. “Bunları atlatmakta varmış”. Hatta o kadar güçlü zannederdim ki kendimi, dertsiz başıma dert açar, herkesin derdine ortak olurdum. İnsanları dinler ve anlamaya çalışırdım. Sigara dumanının dağıtamadığı kafalarını ben dağıtır, alkolün vermediği mutluluğu ben vermeye çalışırıdım onlara. Zaman geçtikçe yaşanmışlıklarım arttı, yaşanmışlıklarım arttıkça kazançlarım yaşanmışlıklarımı takip etti. Hayatın yüzüme çarptığı tokatları yedikçe tecrübelendim, tecrübelendikçe üstesinden gelinmeyecek dert olmadığını düşünmeye başladım. O kadar emindim ki kendimden, yaşadığım her yeni olayın beni benden çaldığını, benliğimi oluşturan özelliklerimi yitirmeme neden olduğunu fark edemedim. Artık her gelen sadece gitmekle kalmıyor, benden bir parça da götürüyordu. Şimdi o çektiğim “oh”lar, yerini derin nefeslere ve “of”lara bıraktı. Boşuna dememiş Nadir Göktürk, “Gökyüzü bazen ciğerime doluyor” diye.

18 yıldır oksijen çalıyorum bu dünyadan. Bazen kendime çok kızıyorum. Ağzımın ortasına iki tane çakasım geliyor. Tükettiğin oksijenin, kırdığın kalplerin cezasını çekiyorsun diyorum. Suçlusun, hatta o kadar suçlusun ki ölemeyecek, bütün dünyanın kahrını sen çekeceksin. Bu düşüncemi kendimden başkasına açtığımda ise “Dur bakalım, daha ne gördün ki?” sorusuyla karşılaşıyorum. Kendime olan öfkemi hızla o insanlara yöneltiyorum. Önceden bu gibi durumlarda kendimi saatlerce savunur, içimde bulunduğum durumu anlatırdım. Yaşadıklarımın beni kullanılmış bir peçete gibi buruşturup tükettiğini… Artık kendimde o gücü bile bulamıyorum. Tam anlamıyla savunmasızım. Bir zamanlar görev edasıyla insanlara göremedikleri gerçekleri açıklarken artık konuşamayacak kadar yaşlanmış, yıpranmış hissediyorum. Bazı geceler vardır benim için bir güne tekâmül eder. Sizin için hayat hep 21 Haziran günü kadar aydınlıkken ben yıl boyu 21 Aralık gününü yaşıyorum. Bu uzun gecelerde sıkça dertleştiğim bir Deep Purple şarkısı, anlatmak istediğim her şeyi bir cümlede özetliyor aslında. “But I feel I'm growing older”

Okurken belki sormuşsunuzdur kendinize “Ulan madem sayfalarca yazacak kadar bıktın, neyi bekliyorsun hayatını sonlandırmak için?” diye. Haklısınız, ben de bu soruyu defalarca yönelttim kendime. Yıllar boyunca bu sorunun cevabını bulamamanın mutsuzluğuyla yaşadım. Her gün, her an, her saniye bu soruyu düşünüyordum. Bu soruyu kendime sormadan uyuduğum her gece için kendimi suçluyor, kendimi cezalandırıyordum. Daha fazla sigara içerek kendime ceza veriyor ve cezamın yoğun dumanını içime çekerken bile bu soruya elle tutulur bir yanıt arıyordum. Yanıtımı bulmam yıllarımı aldı. Artık emin olarak hem kendime hem de size cevap veriyorum. Onu bekliyorum… “O”nu…

Hayatıma girecek ve hayatım olacak “O” kadını. Bütün soru işaretlerini noktaya çevirebileceğim, bütün soru işaretlerimi noktaya çevirebilecek olan o güzel kadını. O kadar hazırladım ki kendimi, her an “O” gelecek diye düşünüyor ve “O”na hazırlanıyorum. Olası bir doğal afete karşı tatbikat yaparcasına “O” gelince ne yaparım sorusuna yanıtlar buluyorum. "O"nunla kesin sahile gidelim, diyorum kendi kendime ve “O” gelmişçesine gidip geziyorum tüm sahili. Deniz kokusunu içime çekiyorum, "O"nun boynunu koklarmışçasına. “O” gelsin de muhakkak el ele dinleyelim dediğim şarkıları not alıyorum. Geceleri ansızın uyanıp bir sigara yakıyorum. “O”nu düşüne düşüne ikinciyi içiyorum, "O"nun adına… Dibini içmeden söndürdüğüm sigaralar için “Bir yetimin hakkı var o sigaranın dibinde” dediğini duyar gibi oluyorum. Gülümsüyorum.

Doğacak bebeğini bekleyen bir anne kadar masum, oyuncağına yeni kavuşmuş çocuk kadar heyecanla bekliyorum “O”nu. Satır satır şiirler yazıyor, şarkılar besteliyorum. Attığım her adımı, bastığım her notayı “O”na armağan ediyorum. Aldığım her nefese ise sırf onun için katlanıyorum… Gün oluyor, “O”nu beklerken dayanacak gücüm kalmayacak diye korkuyorum. Ürkek ceylanlara, fırtınalı bir havada ebeveynlerinin yanına sığınan çocuklara dönüştürüyor beni bu korku. Eğer olur da “O”nu görürseniz, çok geç kalmadan bir an önce çıkıp gelmesini söyler misiniz? Her şeyinin hazır olduğunu belirtin “O”na, o narin bedenini yormasın… Nadir Göktürk’ün bahsettiği gibi "terlikleriyle gelsin bana, sonunda aşkı bulmuş gibi..."

Zaman Üzerine Mütevazi Bir Diyalog

/ 8.10.14

"Zaman, burjuvazinin vazgeçilmezidir oğlum. Zaman, öyle bir şeydir ki, bazen nakit yerine geçer. Sen hiç emeğiyle, bir iş için çalışıp da şıp diye para alanını gördün mü? Görmemen çok olağan. Çünkü emek bu devirde sadece zamanıyla ölçülen bir şeydir. Yani, bazısı için sekiz saat, bazısı için on beş saat demektir. Hiç düşündün mü sevgili oğlum, saat kuleleri neden vardır? İşte bunun nedeni de burjuvaların her an her dakika servetine kaç kuruş kattığını öğrenmeleri içindir. Çünkü zaman öyle bir şeydir ki, insanın duvarında, masasında, hatta cebinde bile olabilir. Biz ve bizim gibilerin ne zamana, ne de zamanı gösteren herhangi bir zımbırtıya ihtiyacı vardır. Biz, kendi ışığımızda kendimizi eritiriz. Evet, doğru dedin oğlum, mum misali. Çevremizdekileri böyle aydınlatır, yine kendimizi böyle bitiririz. Güneş, doğudan doğar ve batıdan batar. Sabah, güneşin olanca ateşiyle bizleri ısıttığı an, kırlangıçların oradan oraya hararetlice uçmaya başladığını gördüğünde, yapraklarını karanlıkta kapatıp aydınlıkta açan şu çiçeğin açtığını gördüğünde, karınca sürüleri yuvalarına kendinden kırk kat büyük ekmek kırıntılarını taşımaya başladığında, her gün önümüzden “Yazıyor! Yazıyor!” diye geçen genç gazete kuryesini duyduğunda, varyemez fırıncının dükkanından hoş kokular yükselmeye başladığında, buraların en görkemli bahçesine sahip olan şu büyücü teyzenin ayçiçekleri çıtır çıtır edip güneşe doğru yavaş yavaş hareket etmeye başladığında, akşamdan kalma ayyaşların şarap şişesini kafaya dikip, şişede bir damla bile kalmadığını anlayıp üstüne şaşırdıklarını gördüğünde, umutsuz vaka olarak tanınan, her sabah bir başka dükkanın camlarını eline geçirdiği taşla hemencecik kıran -henüz ilkokullu- küçük serserinin, buralara yeni taşınan, okula gitmekte olan pırıl pırıl önlüklü ve güneşte parlayıp gözünü alan ayakkabılara sahip concon çocuğa bakıp iç çektiğini gördüğünde, köpeklerin bölge savaşlarına tanık olduğunda ve yaklaşık otuz senelik arabasının her gün içini dışını temizlemeyi iş edinmiş pimpirik adamın son bir kontrol olarak tekrar arabasına bakındığını gördüğünde, ağaç altlarında okulundan kaçıp saf bir aşkla birbirlerine iltifatlar savuran masum çiftleri gördüğünde... İşte o zaman sabah olmuş demektir oğlum. Zamanı gösteren zımbırtılar, biraz parası olan her budala için vazgeçilmezdir. Fakat sabah, güneş ve çevrenin olanca coşkusunun bir zamanı olamaz, olmamalıdır da zaten. Olsa olsa akşama kadardır. Peki akşam olduğunu nasıl anlarız? Anlatayım. Akşam... "

"Baba, lütfen dur. Seni anladım, bir kaç saate uyanırım."

"Ah, zamane gençleri!"

Geceden Ağrılar

/ 23.9.14
Tanrı'm siz dünyanızı yaratırken,
Benim kafama çivi çaktı
ağrılar,
Düzensiz çizikler,
kanamadı bile
Kaos çizikler
İlerleyemedik bu siste
Ütopyalar yıkıldı,
İnançlar günlerce ölüyken
Boş mezarlar Tanrı'm,
Bedenlerimize açlar
Çürütecekler bizi,
üstümüze çiçekler
dikecekler,
Şarap içecek arkadaşlar
Soğuk taşlarımızda, kemiklerimizde
Bulanıyor zihnim
Yüzlerin gölgesinde
Tanrı'm
Siz geceleri yaratırken
Bu ağrıya nasıl dayandınız?

B... Aforizmaları

/ 20.9.14
Babamın ağzından ne zaman çocukluğuma dair bir şeyler duymaya başlasam kaçıyordum. Sanki anılar sadece onundu, benim anılarım da ona aitti. İşin hayret edici yanı babam Bukowski'ye benziyordu, tıpkı babasının Kafka'ya benzediği gibi. Veyahut ben öyle olmasını istiyordum. 3 güne yakındır uyumuyordum. Midemde dün gece yediğim ton balığı duruyordu ya da iki gece önceydi, hatırlamıyorum. Nerede olduğumun farkında değildim, hayır, elbette odamdaydım, pislik içindeki odamdaydım ve arkamda bu pisliği bırakarak ölmek istemiyordum. Okuyor, zihnimdeki dumanı üflüyor, okuyordum; yazıyor, çiziyor ,alacağım Zenit'i düşünüyordum. Aklımın bir köşesinde de para hesabı yapıyordum. Laf satır arasında, paradan iğreniyordum, kağıt parçalarının dünyayı değiştirebilecek güce sahip olmasından, kağıt parçalarının üzerine ilham kusmamız yerine böyle bir sembole dönüştürülmesinden iğreniyordum. Ama lanet olsun ki ihtiyacım vardı, ihtiyaçlar insanı köşeye sıkıştırıyordu.

Buzdolabı suyu istediğim kadar soğutmuyordu, buzdolabı neden böyle yapıyordu?

Hiçbir Şeyin Önemi Yok

/ 21.8.14
Gençlik, yedi harf, iki hece. Yaşamın en değerli kılınan dilimi. İki basamaklı sayıların eşlik ettiği, bilimsel olarak evrelere ayrılmış ama önemsenmemiş, gençlik. Büyümüş bedenlerimizin, çocukluğumuzun geride kaldığını fark ettiğimiz anların toplamıyla gençliğimiz. Babamızdan yediğimiz hakaretler, sokaklar eve yaklaştıkça tanıdık biriyle karşılaşmanın korkusu ama nereden geldiği bilinmez bir cesaretle sigara içmenin hazzı, zorunda bırakıldıklarımız; hiçbir şey öğrenemediğimiz sınıflar ama okumak ve meslek sahibi olmak zorundalığı, dünyaya uyma standartlığı, kişilik oluşturma çabaları... İlk düşünmeye başlamışlıklarımız. Sevmek ve sövmek arasındaki çizgide ilerleyen kelimelerimiz. 70 yaşında hissettiren yorgunluklarımız, eve gitmemenin verdiği huzur, cebimizdeki son parayla ve dostlarla carpe diemlerimiz, yediğimiz kazıklarla kalışlarımız, aynı mahallede büyüyüp karşılaşınca selam vermediklerimiz, 'komşunun bahçesinden şeftali aşırdığımızda beni ele vermişti zaten'lerimiz. Başladığımız her işi yarıda bırakışımızın başarısızlığına rağmen büyük adam olma hedeflerimiz, takıntıları prensiplere çevirip bir tek kendimizi kandıramayışımız. Nihilist olunca annemiz bizi yine sevecek miydi sorularımız, tutunmaya çalıştığımız ideolojilerimizle ve 'Yaşın çok genç, bırak bu işleri' cümleleriyle gençliğimiz. Genciz, çok genciz, her şeye, lanet gibi üzerimizde taşıdığımız gençliğimizle, hep,çok genciz. Ve işte;
'' hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahibeleri koridorlarda dikmiş gözlerini bakarken;
canlıdır müziği çekilmiş perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan’ın mağarası;
hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka,
boş şişeden,keyiften, kıstırılmış
bıçaklanmış ve traş edilmiş gençlikten başka,
kendisine sözcükler ögretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmiş gençlikten başka.''

hakkımızda

835SATIR, Beş arkadaşın bir olup yazdığı,
küçük ama mütevazi blogdur.
Mayıs 2012'de kurulan bu blogda,
öykü, şiir, deneme vb. tarzlarda
yazılarımıza ulaşabilirsiniz.

e-posta ile takip

google ile takip edin

paypal üzerinden bağış

popüler yayınlar

haftanın şarkısı

The Cure - Lovesong

toplumun uyanması gerek!

toplumun uyanması gerek!
Ne zaman edebiyat, ulaşmak istediği ilgiyi görecek?

önerilen bloglar

  • - kimler üzmüştü onu? cümlelerinin omuzları bu kadar düşük müydü eskiden de? saçlarının kıvrımını unuttuğumda ellerim titrerdi. daralırdı gökyüzü. siz hiç bul...
    2 ay önce
  • - Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. Genellikle bilemem nereden başlayacağımı. Aynı masayı paylaştığım sevdiceğimin(geniş zaman kipiyle) bileklerini ...
    3 ay önce
  • vasıfsız parçalar 3 - 3. Hayatta bazı anlar vardır, bankta oturup biranı içersin, saat yirmi ikiyi geçmemiştir daha. Telefonundaki eski mesajlarına bakarsın onun. En son bir şey...
    10 ay önce

sansüre karşıyız!

sansüre karşıyız!
İnternet sansürüne hayır!
 
835SATIR / tüm hakları yazarlara aittir. / mart 2012