Hiçbir Şeyin Önemi Yok

/ 21.8.14

Gençlik, yedi harf, iki hece. Yaşamın en değerli kılınan dilimi. İki basamaklı sayıların eşlik ettiği, bilimsel olarak evrelere ayrılmış ama önemsenmemiş, gençlik. Büyümüş bedenlerimizin, çocukluğumuzun geride kaldığını fark ettiğimiz anların toplamıyla gençliğimiz. Babamızdan yediğimiz hakaretler, sokaklar eve yaklaştıkça tanıdık biriyle karşılaşmanın korkusu ama nereden geldiği bilinmez bir cesaretle sigara içmenin hazzı, zorunda bırakıldıklarımız; hiçbir şey öğrenemediğimiz sınıflar ama okumak ve meslek sahibi olmak zorundalığı, dünyaya uyma standartlığı, kişilik oluşturma çabaları... İlk düşünmeye başlamışlıklarımız. Sevmek ve sövmek arasındaki çizgide ilerleyen kelimelerimiz. 70 yaşında hissettiren yorgunluklarımız, eve gitmemenin verdiği huzur, cebimizdeki son parayla ve dostlarla carpe diemlerimiz, yediğimiz kazıklarla kalışlarımız, aynı mahallede büyüyüp karşılaşınca selam vermediklerimiz, 'komşunun bahçesinden şeftali aşırdığımızda beni ele vermişti zaten'lerimiz. Başladığımız her işi yarıda bırakışımızın başarısızlığına rağmen büyük adam olma hedeflerimiz, takıntıları prensiplere çevirip bir tek kendimizi kandıramayışımız. Nihilist olunca annemiz bizi yine sevecek miydi sorularımız, tutunmaya çalıştığımız ideolojilerimizle ve 'Yaşın çok genç, bırak bu işleri' cümleleriyle gençliğimiz. Genciz, çok genciz, her şeye, lanet gibi üzerimizde taşıdığımız gençliğimizle, hep,çok genciz. Ve işte;
'' hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahibeleri koridorlarda dikmiş gözlerini bakarken;
canlıdır müziği çekilmiş perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan’ın mağarası;
hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka,
boş şişeden,keyiften, kıstırılmış
bıçaklanmış ve traş edilmiş gençlikten başka,
kendisine sözcükler ögretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmiş gençlikten başka.''

Kabulleniş

/ 5.8.14
Yanlışların, her zaman bir lekedir ruhunda. Beyaz tişört üzerindeki çimen lekesinden farksızdır. Sen kaçmaya çalışsan da onlar seni bırakmaz. Hatalar, hiçbir zaman unutulmaz. Unutmaya çalıştığınız her an birileri yüzünüze vurur hatalarınızı. Küçükken futbol, oynar eve gelirdim. Yere düştüğümde canım, annemin bana atacağı fırçaya duyduğum korkudan yanardı. Kanayan dizlerimin acısını unuttururdu bana bu korku. Kan lekesini görmemeliydiler kıyafetlerimde. Çünkü önemli olan her zaman ‘güzelim tişört’tür. Acıyan can umursanmaz. Kol kırılır, yen içinde kalır. Fakat kol, yeni kirletmemelidir. On sekiz yıldır bu düzenle yaşıyorum. Üzülerek buna bir düzen diyorum. Korkulan bir düzen bu. Sürekli yaptığım hataların yüzüme vurulması, bir gün canımı yakmayacak diye korkuyorum. Gün geçtikçe birçok konuda umursamaz oluyorum. Umursamadıklarım listesine kendimi ve geleceğimi koymak istemiyorum. Koymaktan korkuyorum. Yüzleşmek istemediğim bu korku, her gece karabasan misali rüyalarıma giriyor. Uykularımın kaçtığı gecelerde, sarıldığım kâğıt ve kalemden utanır oluyorum.

Yaşadıklarımı kabulleniyorum. Tüm yanlışlarım beni oluşturur, bunu hayatımın hiçbir evresinde inkâr etmedim. Fakat insanlar, ben bunları kabullenmiyormuşçasına her seferinde bunları yüzüme vuruyorlar. Az önce de söz etmiştim, küçükken çok futbol oynardım ben. Hiçbir zaman kanayan yaralarıma yara bandı takmazdım. Rüzgârda yanardı dizlerim, aldırış etmezdim. ‘Düştüysek kalkarız’ dedim hep. Yara bandına ihtiyaç duyan insanları, utancını örten insanlarla bir tutardım. Şimdi çevremden aldığım tepkiler sanki ben yara bandını takıyormuşum gibi. Bir de yetmezmiş gibi yara bantlarını kendileri takıp yaralarımı eşelemekten bıkmıyorlar. Yapmadıklarımı, yapmış gibi gösteriyorlar. Önce yara bandını takıyorlar, sonra taktıkları bandı kendileri açıyorlar ve yaramı her seferinde daha fazla deşiyorlar. İçine tuz basıp kapatıyorlar bu yara bantlarını. Önceden avaz avaz bağırıp, kendimi savunuyordum. Artık sadece susuyorum. Hayatıma müdahale edilmesinden nefret eden ben artık hayatıma girip çıkanlara, yapılan müdahalelere sadece seyirci kalıyorum. Kabulleniş evresine girdim galiba...

Kendimden şüphe duymaya başladım. Bir gün o sürekli deştikleri yara, hızla kanayacak. Kan kaybede kaybede öleceğim. Daha önce engellediğim kan kayıplarına tedavi yapabilecek gücü kendimde bulmakta güçleniyorum. Oturmuş ölümümü bekliyorum. Son bir dermanla hareketlendiğimde ise ne yapacağımı bilmiyor, çözümü oturup kanayan yaramı izlemekte buluyorum. İzledikçe ben de yaralarımı deşiyor, acılarımı tazeliyorum. “Zamanında ne büyük işler yapmışım.” demekle geçiyor son dakikalarım. Son nefesimde bile içimde ukde olan tiyatro kurslarının, gitar eğitimlerinin hayalini kuruyorum. Ben ölsem dahi ölmeyecek tek şey beklentilerim sanırım. Kendimden umudu kessem bile beklentilerimden vazgeçemiyorum. Büyük bir sahnede alkışlanmak, güzel ve anlayışlı bir kadına deli gibi aşık olmak, en değer verdiğim dostumla ona eşlik edecek nota bilgisine sahip olup, sabahlara kadar gitar çalmak, benden ağır basıyor her zaman. Kendimi kaybettikçe, onlara ulaşmak benim için bir hayal oluyor. Her şeyin hayale dönüştüğü dünyamda, tek bir gerçek için yaşamak istiyorum. Fakat onu da bulamıyorum. Önceden de yazmıştım. Hiçbir şeyi tamamlayamıyorum. Taslaklarımdır belki de kanayan yaralarım. En büyük korkularımdan birisi daha gerçeklerim oldu işte. Kabulleniş aşaması, hızla ilerliyor kana karışan serum misali. Savunmasız kalıp herkese hak veriyor, hakkımı arayacak gücü kendimde bulamıyorum. Bizim davada meşhur bir laftır bilirsiniz artık ‘direnemiyorum’.

Yetim ile Deniz

/ 9.6.14
Denizle kalbim aynı ritimde atmaya başladığı zaman
Bırakırım kendimi suyun derinliklerine
Nefesim yettiği kadar da orada kalırım
Evime dönmüşüm gibi karşılanırım her zaman

Dönerim en eski günlerime
Çocukluğumdan da eskidir bu anılar
Tanımadığım annemin karnında
Derin bir uykudaymış gibi
Arınırım adeta bütün günahlarımdan

Vedalaşmaya gönlü olmaz denizin
Beni bulduğu yere bırakır isteksizce
Ve tekrar bulma ümidiyle
Engin denizlerin küçük yetimini

Ne Zaman?

/ 28.5.14
Ne zaman yeni başlangıçlara girişimde bulunsam hep başarısızlıkla karşılaşıyorum. Elimi attığım her şey elimde kalıyor. Son yıllarımın en amansız hastalığı; bir şeyleri tamamlayamamak. Bir şarkı, bir yazı, bir ödev, aklınıza ne geliyorsa... Bir süre sonra duraksayıp arkama baktığımda taslak halinde bir sürü şey görüyorum. Ben onların tamamına ben diyorum. Yıkık dökük evlerin, sararmış yaprakların arasından çıkarttığım ben. Yanmış, kül olmuş fotoğraflar arasından toparladıklarımla yeni bir tablo yapmaya çalışıyorum her defasında. Yaşanmışlıklar ilerledikçe daha fazla şey yanıyor, toparlanmam için gerekli olan materyallere ulaşamıyorum. Beni ben yapan özellikleri mumla arar oldum.Bir çoğunu yitirdim, diğer bir kısmını ise ancak "Ne güzel günlerdi.." diyerek anabiliyorum. Daha da kötüsü artık konuşamıyorum. İçimdekileri kimseye anlatamıyorum. Hoş, çoğu zaman ben bile anlamlandıramıyorum. İçime kapandıkça ben yok oluyorum, yok olduğumu hissettikçe daha çok içime kapanıyorum. “Ümit” denilen kelime sizin için birçok anlam ifade ederken benim için sadece bir erkek ismi oldu artık. Kim bilir belki de samimi bir mahalle bakkalının adı…

Güven duygusunu yitiriyorum. Kimseye güvenemiyorum, kendimi de kimse konumunda tutuyorum. Güvenmek istediklerimden yediğim kazıkları, sırtımdaki bıçakları her defasında hissediyorum. Sürekli kafamda bir darp raporuyla yaşıyorum. Sahi hangi adalet, hangi kurum ya da kuruluş ilgileniyor bunlarla? İlahi adalet dediğiniz duyar gibiyim. Ama ben ondan da umudumu yitireli çok uzun zaman oluyor. Bu yüzden kimse konumuna kendimden önce ekledim ya tanrıyı…

Çevremde güvendiğim insanlar yok değil. Bu yüzden daha ne kaybedebilirim demiyorum. Ben bir şeylerden bahsetmesem dahi beni anlayan insanlar onlar. Belki de tek olumlu penceresi hayatımın, bu güzel adamlar. Tabi ki siz burada adamlık kelimesini hangi manasında kullandığımı çok iyi biliyorsunuz. Fakat onlar da aynı sorundan dert yanar oldular son zamanlarda. Önceden iyi kötü birbirimizi rahatlatabilirken şimdi bir soruyla yola çıktığımız en samimi muhabbetlerimizde düşünce denizinin soğuk sularında can veriyoruz. Bulduğumuz her cevap birkaç yeni soru sunuyor bize ve bu kısır döngü hep böyle adice devam ediyor. En sonunda sorgulamayı bırakıp bekleme evresine geçiyoruz. İşin içinden çıkılamaz sorulara harcadığımız gecelerden, sigaralardan özür dilercesine… İlk ben geçtim bu evreye sonra onlarda zamanla benim yanımdaki yerlerini aldılar. Kimi neyi beklediğimizi bilmiyoruz. Yabancı bir şehirde bineceği otobüs numarasından emin olmayan ve sormaktan çekinen insanlara döndük. Hatta o kadar umutsuzuz ki bu bekleyişten eski Türk filmlerindeki saf köylülere dönüşüyoruz. Her gördüğümüz insana "Sen onu tanıyor musun?" diyoruz ya da onlara sorgusuz sualsiz güvenmeye çalışıyoruz. Hatayı kendimizde aradığımız dönemlerde güvenmeye çalıştığımız o insanlar da her defasında güvenmenin yanlış bir şey olduğunu yüzümüze vuruyorlar. Önceleri sütten ağzımız yanıyor, yoğurdu üfleyerek yiyorduk. Şimdi ise "Bizim sütten ağzımız yandı, artık süt ve süt ürünleri kullanmıyoruz!" diyoruz. Sonra hayatımıza yeni insanları da alamıyoruz. Her birisi birer tehlike unsuru bizim için. Çünkü Kaan Çaydamlı’nın da dediği gibi "Yalnızlık adamı kanca eder be Brit!" .

Artık yeni bir hastalığım var. Yanılmıyorsam tıp buna "paranoya" diyor. Her şeyin sonunda bugün tekrar dönüp bakınca arkama artık bir enkaz değil bir sürü soru işareti görüyorum. Önceden beni tatmin etmeyen kalıntıları özler oluyorum. Bazen o soruları da seviyorum, bunun doğruluğunu sorgulamadan. Ne de olsa benimle kalan nadir şeylerden bu sorular. Bu kadar çok soru kelimesini zikretmişken bu metni de bir soruyla sonlandırmak istiyorum. Gerisini siz doldurursunuz. Kendi yaşanmışlıklarınızı, sınırlarınızı ve yalnızlıklarınızı göz önünde bulundurarak…

NE ZAMAN?

Gün

/ 23.5.14
Mahpuslarda mazlumlar yatıyor
Caniler elini kolunu sallayarak geziyorsa
Meczup gibi bağırma
Bir köşeye otur düşün
Namuslu insan kanına susamışlara karşı

Yumruğunu kaldır en havaya
Hesap sorma vakti geçmiş değil
Adalet güneşi batmaya yakınsa
Gün günü değil
Torunları kurtarma günüdür dostlar!

galata

galata

haftanın şarkısı


senle beraber olsam da sevgilim,
ayrılsak da ölsek de bu yolda
hep yalnızlık yavrum yalnızlık ömür boyu
yalnızlık ömür boyu
senle beraber olsam da sevgilim
hiç görmesek birbirimizi,özlesek
ömür boyu bağlansak da,sevinsek de,üzülsek de
yalnızlık ömür boyu
birden sen gelsen aklıma,seni unutsam bazı bazı
meraklansam gizlice, delice kıskansam seni
hep yalnızlık var sonunda,yalnızlık ömür boyu
hep yalnızlık var sonunda,yalnızlık ömür boyu

hakkımızda

Beş arkadaşın bir olup yazdığı küçük ama mütevazi blogdur.
Mayıs 2013'de kurulan bu blogda, öykü, şiir, deneme vb. tarzlarda yazılarımıza ulaşabilirsiniz.

google ile takip edin

popüler yayınlar

önerilen bloglar

  • - kimler üzmüştü onu? cümlelerinin omuzları bu kadar düşük müydü eskiden de? saçlarının kıvrımını unuttuğumda ellerim titrerdi. daralırdı gökyüzü. siz hiç bul...
    2 hafta önce
  • - Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. Genellikle bilemem nereden başlayacağımı. Aynı masayı paylaştığım sevdiceğimin(geniş zaman kipiyle) bileklerini ...
    1 ay önce
  • vasıfsız parçalar 3 - 3. Hayatta bazı anlar vardır, bankta oturup biranı içersin, saat yirmi ikiyi geçmemiştir daha. Telefonundaki eski mesajlarına bakarsın onun. En son bir şey...
    8 ay önce

iletişim formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

 
Lanet Olası Federaller / tüm hakları yazarlara aittir. / mart 2013