Ölmekte ve Yaşamakta

/ 7.4.14
Eski bir şehrin tutsaklarıyız,
hepimiz
Kokusuna,gürültüsündeki
sessizliğe,
Takılı kalmış çığlıklarımız
Acılarımız zincirlere
vurulmuş,
Gözlerimiz kör
Zihinlerimiz boşlukta
Eski bir şehirde ölmekte,
Ve yaşamakta
Arafta kalmış,
Eski bir şehrin sokaklarında
Tutsağız.

Yağmur Ertesi Gökkuşağı

/ 8.3.14
O sabah güzel uyuduğumu fark etmiştim. Mutluydum. Ama o gün ilginç bir şeyler oldu. Pencereye koşup perdeyi araladım, baktım. Bugün Ceren yoktu. Ceren, karşı apartmanda oturan kız. Kâinatın en güzel şeyi. Oyuncaklarımdan bile daha güzel. Şaşılacak şey! Dün de yoktu, ondan önceki gün de yoktu. Kararsız kalmadım değil. Annesi Mualla teyzeyi bulur sorardım, olmadı Tayyar amcaya sorardım. Perdeyi aralamayı bırakıp banyoya koştum, yüzümü yıkadım. Yüzümü düzenli duran, temiz asılmış havluyla kuruladıktan sonra aynaya bakıp komiklikler yaptım. Şu televizyona çıkan adam gibi bin bir farklı surat yapıp güldüm. Kim tanımıyorum ama arada bir rastlaşıyoruz televizyonda. Odama doğru tekrar hareketlendim. Oturdum. Babam hızlı adımlarla kapımın önüne gelip, kapattı kapımı.

“Ne demek ulan anneme gidiyorum? Ha, ne demek?”
“Sen Rus karılarına gidersin, ben anneme gidemez miyim pislik adam!”
“Pislik senin babandır ulan kepaze!”
“Demek ben kepazeyim! Anlaşıldı! Mahallede adı çıkan Suna zaten değil mi? Suna evde karısı beklerken çoluğunun çocuğunun rızkını karılara yedirmiş yani. Suna ne denli bir şerefsizmiş, baksana! Allah Suna’nın cezasını versin o zaman ha? Oldu mu?”

Küt diye bir ses duydum, sonra çat, pat ve bağrışmalar duydum ama anlayamadım. O sırada odamda çizgi film açıktı, son ses izliyordum. Babam öğretmişti nasıl açılacağını zaten. Hemen ardından Cam kırılması sesi duydum. Ses evden geliyordu ama herhalde müzik dinliyorlardır. Otuz saniye sonra sesler kesildi. Aynı anda televizyondaki savaş bitince beyaz bayrak sallıyordu çizgi filmdeki köpek. Ama bunun ne alakası vardı? Odamın kapısı bir anda sertçe açıldı. Çizgi filmi kapatıp anneme yoğunlaşıyorum. Çok mutsuz görünüyordu. Göz göze bakışmaya başlıyoruz. Belli ki bir şey olmuştu. Mesela benim arabalarım kaybolsa o kadar üzülmezdim. Ama bilirsiniz, ben arabalarımı çok severim. Öyle ki, çok büyük bir olay olmalıydı ki bu kadar üzülmüş. Yoksa kırmızı üzerine sarı ve siyah çizgileri olan arabası mı kaybolmuştu? Ama annem araba sevmezdi ki. Muhtemelen ben çok üzülürdüm fakat annem üzülmezdi. Sonuçta yetişkin bir insan oyuncak arabayla ne yapsındı? Küçük aklımla büyük bir yükün altına girişiveriyorum, bütün hüzün verecek sebepleri düşünmeye başlıyorum. Ama akıl sır erdiremiyorum. Sağ gözü kıpkırmızıydı. Sanki gözünün asıl rengi oymuş gibi bir kırmızıydı. Ayrıca sağ yanağında dört tane parmak izi vardı, o da kırmızı. Ürkünç görünüyordu fakat annem dünyanın en zararsız insanıdır. Annemi çok severim. Dış kapının kapanma sesini duyduğum gibi yanıma hızlıca gelip küçük bedenimi kavradığı gibi oturdu ve sıkı sıkıya sarıldı. Başını sağ omzuma koyuyor ve kokumu içine çekiyordu. Hiç anlamsızca odamın belli bir köşesine bakıyordu bana sarılırken. Odamın gergin sessizliğini bozan şey, annemin nefes alışverişinin tümüyle hızlanmasıydı. Hıçkırmaya başladı bir anda. Annemin hıçkırığını kim duysa herhalde bir ağacın, yeni yeşermiş dallarından bir yaprak kopmuş zannederdi. Bir çıt sesi bile değildi belki. Ama benim için öyle bir sesti ki bu, gök gürültüsü gibi dalıveriyordu odamın içine. Korkmuyordum belki ama içim cız etmişti. Annemin ardı ardına gelen hıçkırıklarını benden başka duyan olmasa da olsundu, tüm kâinatın en önemli şeyiydi o. Kendimi tutamayıp sol yanımdan bir damla yaş süzüldü. Demir Adamlı halıya damladı. Annem şaşırdı. Döndü ve bana baktı. Gözümden akan şu yaşı görmüş olacak ki, hıçkırması dindi. Ama atladığımız bir nokta vardı. Annem salya sümük ağlamaya başladı bu kez. Ben de onun gibi ağlamaya başladım. Çok uzun değil, yaklaşık beş yahut on dakika boyunca ağladık. Ağlama faslımız bitince annem eliyle gözümdeki yaşları sildi. Sonra kalktı ve “Haydi, banyoya git, yüzünü yıkayıp gel. Sana bir sürprizim var.” Şaşırmış ve başta anlamamış bir gülümsemeyle emin adımlarla gittim tekrar yıkadım yüzümü. Ardından annem girdi, yüzünü yıkadı.

Annem, döndüğümde odamda değildi. Salona yöneldim. O arada geçen ay yaptığım resmin önünde, elinde peçeteyle bir şeyler yapıyordu. Yakınına gittiğimde birkaç cam parçasını aldığını gördüm. Ama ben görmeyeyim diye hızlıca çekti elini. Bana resmimin zarar görmediğini, onu daha sonra evin en güzel yerine asacağımızı söyledi. Ayrıca beni buraya çağırmasının nedeni, bir sürprizin olduğuydu, sordum. “Anneannene gidiyoruz.” dedi. Yüzünde besbelli bir zafer, gurur ve mutluluğun işareti vardı. Ben de aynı yüz ifadesini takındım. “Oley!” Anneanneme bugüne kadar hiç gitmedim. Adını bile bilmiyorum. Fakat ilkler her zaman iyidir.

Giderken otobüsü tercih ettik. İzmir’de insanlar çok naziktir otobüslerde. Hatta bazen herkes ayakta giderken, koltuklar boş kalıyordu. Çünkü herkes yer veriyordu birbirine. Bugün de aynı manzara vardı neyse ki. Tren istasyonuna gittik. İndiğimizde akşam olmuş, hava kararmıştı. Uzun bir yolculuğun ardından yol yürümeye başladık. Uykum gelmişti ama belli etmiyordum. Anneannemlerin olduğu mahalleye varmışız, annemle durduk “Bak! Ben küçükken burada yaşıyordum işte.” dedi. Tam ben Ceren’i soracakken annem lafa girmişti. Aradan birkaç dakika geçti, annem anlatmayı bitirince ne söyleyeceğimi unutmuştum. Üzülmesin diye ona sabah evde ne olduğunu da soramadım. O an annemi mutlu görmek hoşuma gitmişti. Sarıldım, gülümsedim ona. Kızarmış gözüne bir öpücük kondurdum. Sonra cebimden kırmızı üzerine sarı ve siyah çizgileri olan arabamı çıkarıp oynamaya başladım. Ceren nerededir şimdi acaba? Hayat ne garip.

Ruhu Öldürmek

/ 22.12.13
Var oluş sebebim; var olmayı kesmektir, dünyevi duygulardan arınmak, hiçe dönmektir, bana ait olanlardan, bana ve bana ait olanlardan kaçmaktır, bir bedende üç kişiye hitap etmektir, kusacağım biraz, hayatınızın en önemli dakikaları olabilecek kadar biraz, eskiden, çok da uzun zaman önce olmayan bir eskiden, ölmeyi hayatlarımıza anlam kazandıracak bir faaliyet olarak gördüğüm son gecelerden birinde, bedeni öldürmekten fazlasını hak ettiğimi fark ettiğim, ruhu öldürmeye başladığım gecenin birinde, içtiğim sarı haplardan mı yoksa kendimi bıraktığım köprülerden mi, kafamı duvara çarptığım anlardan mı, bunları size anlatmamdan, akıttığım kanımdan, her sabah son olmasını dileyerek uyanışım, gözlerimi açışım, ölüyorum burada. 'Sen gelmedin ben de değiştim', 6 yaşındayım, gözlerimi kapatıyorum, her şey bir rüya diyorum, değil, 16 yaşındayım, her şey gerçek diyorum, değil, korkuyorum, başka bir evrende yazmadım hiçbir kelimeyi, başka bir evrende yoktun sen de benim gibi, merhaba ve merhaba, şeytan insanın kendisiydi ve Tanrı uykudaydı, yakılan her sigarada yeni bir şarkı, aldığım en iyi tavsiye çizmekti sanırım, insanları çizecektim, yüzsüz olacaklardı, ben de hiç olacaktım, çok sevdiğim bir yazarın anlam dışı piç'i olacaktım, ne olacaktı bu eller, kimi kurtaracaktı, nerede duracaktı, 'saçların demiştim, saçların çok güzel', intihar edeceğim cümlelerden, virgüller bunun için virgüller, paradokslar kendi kendini çözer demişti, kafkahalar attım sadece, insan asla iki kişilikli değildi, kendisinin dışına çıktığında her insan ikiden fazlaydı ve bu kaosun başlangıcıydı.

Big Bang hiç başlangıç olmamış, ben kendimden hiç nefret etmemiş, görmemiş, duymamış, olmuyor, virgülü bırakıyorum.

Umutsuzluk Çicekleri

/ 14.12.13
Bazen geçiyorum koltuğuma ,bir fincan çayımı alıyorum yanıma, açıyorum perdeleri sonuna kadar... Gökyüzünü misafir ediyorum evimin baş köşesine. Sonra ben alıyorum kağıdımı kalemimi elime, başlıyorum yazmaya. Ben yazdıkça gökyüzü yağdırıyor o güzel yağmurunu, cihanın dört bir tarafına. Bense yazıyorum aşkımı kağıtlara, aklıma, vücudumun ve zihnimin alabileceği her yere. Toprak suyunu çekiyor, yeni çiçekler hediye ediyor bu güzel dünyaya ''Ağladığıma değdi!'' dercesine. Bense yazıp yazıp saklıyorum seni içime. Toprağın suyu emdiği gibi emiyorum aşkını tüm kalbimle. Sonra, bütün vücuduma pompalıyor kalbim aşkını. Pompaladıkça içimde yeşeriyor umutsuzluk çiçekleri. Bu döngü böylesine umutsuzca devam ederken sormadan edemiyorum kendime... Ne zaman ''Seni seviyorum.'' kelimeleri dökülecek o öpülesi dudaklarından?

Galileo'nun İdam Getiren Aşkı

/ 10.12.13
Aşık olsam diyorum,
Yuvarlak dünyanın,
Merkezinde duran,
Şu güzel kadına.
Evet evet, siz
Güzel kadın.

Hayatımızdaki Büyük Çukur

/ 21.10.13
Her insan bir çukurun içindedir bu hayatta. Nasıl bir çukurdur burası? Dar ve karanlık. Kafanızı kaldırdığınız zaman aydınlık hiçbir şey göremezsiniz. Yolda yürürken tepenizde boynunuzu yakan kavurucu bir güneş vardır ama siz simsiyah, güneşi tamamen kapatan bir gözlük takmışsınızdır sanki. Bu çukur öyle bir yerdir işte. Ayağınıza gelen fırsatları kaçırırsınız, mutlu olmanızı engellersiniz ve etrafa sadece boş boş bakarsınız öyle. Bunların hepsini siz yaparsınız, evet! Şu an çukuru kötü bir yer olarak anlattım biliyorum ama kimse o çukurda olduğunu fark etmediği için. O çukur çok güzel bir yer aslında. Neden güzel? Çünkü geçmişte yaşadıklarınız o çukurda; sevinçleriniz, üzüntüleriniz, sizi seven kişiler ki onlar aynı zamanda sizi terk edenler de, özlem duyduklarınız bunların hepsi o çukurda sizinle birlikte kafanızın içinde dönüyor. Aradan çok fazla zaman geçiyor ve o çukura düştüğünüzü unutuyorsunuz. O çukurdan çıkmak için birinin gelip yardım eli uzatmasını bekliyorsunuz ama öylesine derin bir yer ki kimse sizi oradan çıkaramaz, sizi oradan çıkaracak tek kişi, yine sizsiniz.

Çukurdan çıkarsanız ne olacak merak ediyorsunuzdur. Çıktığınızda uzun zamandır görmediğiniz o güneşi göreceksiniz. Çok uzun zamandır görmediğiniz için gözlerinizi kamaştırabilir bu güneş ama emin olun ki pişman olmazsınız. Belki de olursunuz herkese göre değişen bir şey bu. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki o çukurdan çıktığınızda oraya geri dönmeyeceksiniz diye bir şey yok elbette ki döneceksiniz. Fakat yapmamız gereken her seferinde o çukurdan çıkmasını bilmektir. O çukurdan çıkıp bir daha gireceğiniz zaman arasındaki süre değişebilir; belki saatler sürer belki haftalar belki aylar belki de yıllar…

Peki şimdi ne yapacaksınız ya da ne yapacağız? Hayatımızı o çukurda mı geçireceğiz yoksa güneşi mi selamlayacağız? Herkesin kendi tercihi söz konusu sakın ama unutmayın, mutlu sonlar zaten hiç olmamıştır.
Bu anlattıklarım bir dostumun beni çok etkileyen bir yazısından esinlenilmiştir, sonsuz teşekkürler.

Zorunlu Tercih

/ 20.10.13
Yalnızlığa inanarak yaşayan ve bu şekilde hayatını sürdüren, yalnız bir insanım ben. Bu uzun yolda yalnız yürüyorum. Tek başıma hüzünlenip, aynalarla sevincimi paylaşıyorum. Yalnızlığı tercih ediyorum. Yalnızlık bir kader değil, tercihtir. Hayat denilen bu uzun yolda bir motor olduğunuzu düşünün. Uzun yolculukları tek başına bitirip, büyük kazaları tek başına atlatmış bir motor... Hiç beklemediğiniz bir zaman diliminde yan tarafınıza bir selenin eklendiğini varsayın. Artık çift kişisiniz; ona göre yolculuk yapıyorsunuz, ona göre rotanızı çiziyorsunuz. Bir demirle bağlısınız birbirinize; sımsıkı bir demir. Sonra ne mi oluyor? O seleye aldığınız, yolunuzu ona göre çizdiğiniz insan sizi düşürüp, motora geçmeye çalışıyor. Sonra bir daha kimseyi o seleye oturtacak kadar güvenmiyorsunuz. Yol o kadar engebeli bir hal alıyor ki o insandan sonra, ah ah! Geçtiğiniz her yol, baktığınız her yer, gördüğünüz her durak o kişiyi anımsatıyor size. Sonra o seleyi söküp atıyorsunuz. Bir sure sonra motorun çalıştığının farkına varıyorsunuz. Ha bir parça eksik ha bir parça fazla. İşte o an bu motorun başkaları da olmadan da çalışabileceğini fark ediyorsunuz.
Özetlemek gerekirse; o sele kalbinizdir, sevginizdir. Demir güven, yol hayat, motorsa yalnızlıktır. Yalnızlıksa tercihtir. Ama zorunlu bir tercih...

Yeniden Başlamak

/ 12.10.13
Yeniden başlamak... Bir işe, bir ilişkiye, bazen de bir hayata yeniden başlamak... Sadece güçlü olabilen ve optimist insanların yaptığını düşündüğüm bir davranış biçimidir; yeniden başlamak. Arkanda bıraktıklarını tekrar önüne alabiliyorsan eğer, dikiz aynalarına baktıkça daha ileri gitmeyi bırakıp vitesi geriye takıyorsan, yanmış, kül olmuş anılarını eşeleyip onlarla ısınabiliyorsan hâlâ ilk gün ki gibi; işte, sen de benimle aynı kafa yapısında düşünmeyen bir insansın.

Bence çok şanslı bir insansın. Çünkü ben hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünenlerden olduğum için devamlı geçmişe geçmiş gözüyle bakarım. Hiçbir zaman inkâr etmediğim geçmişimi asla kurcalamam, kurcalayamam. Nedeni de bu zamana kadar çok hayal kırıklığına uğramam, çok zedelenmem.

Hayal kırıklığı çoğu zaman bir kitabın en sürükleyici sayfasını çevirdiğiniz anda o kitabın elinizi kesmesine benzer aslında. O an o acıyı umursamazsınız ama kitap bittiğinde o parmak yanar. Bu benzetmedeki parmak benim sanırım. Bunu yazan ben olduğuma göre sanırım kelimesini de bir kenara bırakıyorum. Sırtımdaki bıçak sayısı kadar hayal kırıklıklarım var benim ve hala yanıyorlar. Hâlâ yanmalarının tek nedeni ise asla yapmaz dediğim insanların, asla yapılmayacak davranışları, fırsat buldukları ilk anda gerçekleştirmeleri oldu. İşte bu yüzden kimseye güvenemem; gitarım ve müziklerim haricinde. Bilmiyorum, belki yaratıcı onlara da bir ayak bahşetseydi onlar da gitmeyi tercih ederlerdi.

İnsanlara olan güvencimi yitirdim, kendime bile güvenemiyorum çoğu zaman. Gölgemle çelişiyor, dengesizleşiyorum. Kendimden korkuyorum, sevdiğim kadına zarar veriyorum... Bu yüzden şu an ondan uzaktayım. Aramızda soyut mesafeler var ve biten bir ilişki söz konusu. Onu sevdiğim halde tekrar ona dönemiyorum. Çünkü hiç bitmeyen yalnızlık hissi, dengesizliğim beni zedelediği kadar onu da yaralıyor ve ben onun yaralanma nedeninin ben olduğumu bildiğim her an, kendimden daha da soğuyorum. Bu yüzdendir ki yeniden başlamaya korkuyorum. Çünkü biliyorum ne onunla oluyor ne de onsuz…

Toparlamak gerekirse bu yazıyı yazan adamın penceresinden baktığımızda yeniden başlamak, geceden demlenip içilen çayın sabah tekrar içilmeye çalışılmasıdır. Çay aynıdır, fincan, çaydanlık bile… Ama o çay ilk yudumdaki tadı hiçbir zaman vermez, vermeyecektir. Ve biz insanoğlu her zaman ilk yudumdaki tadı bekleyeceğiz. Sırf bu yüzden bir gün hepimiz yalnız öleceğiz...

Gökyüzüne Düşmek

/ 5.10.13
Gece soğuk,gece sessiz.Dolaşıyorum sokaklarda;ellerim ceplerimde,üstümde birkaç parça giysi ve hüzün.Gece soğuk,gece sessiz.Kelimelerim kadar ıssız değil ama.Birkaç insan var orada burada.Bakıyorlar boş gözlerle geceye.Evlerden birinde bir kadın ağlıyor;başka bir evde soluk dudaklar hareket ediyor,dua ediyor Tanrı'ya.Bir yıldız kayıyor belki gökyüzünden,yıkılıyor hayaller.
Evren yaşıyor,evren nefes alıyor.İnfaz ediyorum kendimi bir sokağın köşesinde;aynı anda yeni bir ruh beden buluyor çekeceği acıyı bile bile,dünyanın öbür ucunda,belki de.
Bir şiir olmalıydı hayatım,yağmur sonrası yazılan bir şiir.Ayna ihanet etmemeli,gözlerim yalan söylememeliydi bana.Kaçıp gitmeliydim bu bedenden,kendimi ait hissetmeliydim bir yere;düşmeliydim gökyüzüne.
Durdum bir sokak lambasının altında,gölgem dans etti yanı başımda.Oturdum yere,dizlerimi çektim karnıma, anne rahmindeki bir çocuk gibi.Sokağa ait oldum o an,kendime ait olamadığım kadar.
Unuttum adımı,sevdiğim adamı.
Düştüm dibe,gökyüzüne.

Yüreğimin Gözleri

/ 25.9.13
Bir şiir yarın yokmuş gibi ağladığında,
Uyakları akar, hece ölçüsü bozulur.
Acıyla kavrulur benim bu küçük yüreğim,
Yüreğimin gözleri var, bir daha ağlama.

tüm zamanların şarkısı

önerilen bloglar

  • - Saçlarıma yapışan sarhoş kelimeler, anlamsız birliktelikler oluşturan kırık cümleler. Kullanılmayan eşyalarla dolu bir odanın kışkırtıcı soyutluğuna yalnız...
    2 gün önce
  • - ıslık çalan rüzgar ve penceremden bir türlü alıp götüremediği demirbaş terliklerim artık beni güldürmeyen gülüşlerim sırt çevirdiğim eskimiş geçmişim olurken...
    6 gün önce
  • vasıfsız parçalar 3 - 3. Hayatta bazı anlar vardır, bankta oturup biranı içersin, saat yirmi ikiyi geçmemiştir daha. Telefonundaki eski mesajlarına bakarsın onun. En son bir şey...
    4 ay önce

popüler yayınlar

iletişim formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

 
ah / tüm hakları yazarlara aittir. / mart 2013